Lakırtılar’ın bu bölümünde sohbet bir özgeçmiş sıralamasından çok daha geniş bir alana açılıyor. Konuğumuz Ömer Kamacı, yer bilimleri alanında çalışan bir akademisyen. Aynı zamanda yüz binlerce kişinin bilimle gündelik ve mizahi bir dille karşılaşmasını sağlayan Bilimin Ucunda’nın kurucusu. Bölüm ilerledikçe bu iki kimliğin arkasında daha temel bir soru beliriyor. İnsan kendisine sunulan anlamların dışına çıktığında dünyaya hangi gözlükle bakacağını nasıl seçer?

Bu soru bizi Bağcılar’dan Amerika’ya, imam hatip yıllarından Richard Dawkins, Stephen Jay Gould ve Daniel Dennett okumalarına götürüyor. Sohbet felsefeden tasavvufa, magma ve volkanizma araştırmalarından Instagram’ın görünürlük düzenine uzanıyor. Bilim iletişimi de böylece yalnızca bilgiyi basitleştirme meselesi olmaktan çıkıp insanın farklı dünyalar arasında kendine yer açma biçimine dönüşüyor.

Bağcılar’dan dünyanın dört buçuk milyar yıllık geçmişine

Konuğumuzun anlatısı Bağcılar’da başlıyor. Hayatının büyük bölümünü orada geçiren Ömer Kamacı bir süre Amerika’da yaşamış. Jeoloji mühendisliği eğitiminin ardından akademide ilerlemiş. Bugün yerkürenin evrimiyle birlikte magma ve volkanizma üzerine çalışıyor. Son dönemde paleoiklim araştırmalarıyla da ilgileniyor.

Paleoiklimden söz ederken bugünün iklim modellerini daha uzun bir zaman ölçeğine yerleştiriyor. İnsanlık birkaç bin yıllık kayıtlarla düşünmeye eğilimli olsa da Dünya yaklaşık dört buçuk milyar yıllık bir geçmişe sahip. Levha hareketleri, volkanizma, canlılığın dönüşümü ve iklim bu uzun tarih içinde birlikte şekilleniyor. Jeoloji onun yaklaşımında geçmişi sınıflandırmanın ötesine geçiyor ve bugünkü iklim tartışmasında eksik kalan zaman boyutunu tamamlıyor.

Sohbetin daha ilk dakikalarında araştırma gündemlerinin yalnızca bilimsel merakla belirlenmediğini hatırlatıyor. Fonların hangi başlıklara yöneldiği ve araştırmacının iyi veri üretebilmek için hangi alana yaklaşmak zorunda kaldığı bilimsel üretimin bir parçası. Bunu gizlemiyor. Hatta mizahla anlatıyor. Bilimin çoğu zaman üzeri örtülen maddi koşulları da böylece sohbetin içine giriyor.

Fabrika ayarlarından çıkmak

Kamacı eğitiminin bir bölümünü imam hatipte tamamlamış. Kur’an, dinler tarihi ve fıkıh gibi derslerin yanında Arapça ve Almanca öğrenilen yoğun bir eğitim ortamından söz ediyor. Bu deneyim onu uzun süre muhafazakâr bir çevrenin içinde tutmuş. Bununla birlikte farklı bir dünyaya bakma imkânı da vermiş. Sonraki yıllarda kendi düşüncelerinden oldukça uzak insanlarla tanışması sayesinde dünyayı farklı görüşlerin içinden görmeyi öğrenmiş.

Bu noktada sohbetimiz aidiyet meselesine dönüyor. Birden fazla düşünce dünyasına temas etmek insanı yersiz ve yurtsuz bırakır mı? Bu soruya verilen yanıt bölümün düşünsel eksenlerinden birini kuruyor. Aileden gelen anlamlara hiç dokunmadığımızda hayat daha sorunsuz ilerleyebilir. Fakat onun ‘fabrika ayarları’ diye tanımladığı hazır düzen sorgulanmaya başladığında insanın iç ve dış dünyası arasındaki denge bozulabilir. Kendisi de bir dönem bu kırılmayı yaşamış.

Çıkış yolunu tek bir düşünceye bütünüyle teslim olmakta bulmamış. Farklı kaynaklarla temas ederek aramış. Modern düşünürleri okurken dünyaya onların gözünden bakmayı denemiş. Felsefe, tasavvuf ve İslam felsefesiyle yeniden ilişki kurmuş. Bunu geçmişe basit bir dönüş olarak anlatmıyor. Kendi sözleriyle ‘ana kucağına’ bu kez daha entelektüel bir biçimde dönmüş. Birçok musluktan su içtikten sonra kendisini en rahat hissettiği yerde durmayı seçmiş.

Bu seçim dünyaya filtresiz bakma iddiası taşımıyor. Kamacı’ya göre filtresiz bakmak zaten mümkün değil. Eğitimimiz, ailemiz, yaşadığımız çevre ve okuduklarımız dünyayı nasıl göreceğimizi etkiliyor. Önemli olan kullandığımız filtrenin farkına varmak ve hiçbir görüşe mutlak hakikat atfetmemek.

Hepimiz bir anlam yolculuğuna çıkıyoruz.

Kolay tatmin olmamanın açtığı yol

Konuğumuz kendi yolculuğunu ‘arayış’ ve ‘tatmin’ kavramlarıyla anlatıyor. Zihnindeki soru işaretleri ona sunulan cevaplarla kolayca yetinmesini engellemiş. Tasavvuftaki kalbin tatmini ile bilimsel düşüncedeki zihinsel tutarlılık arayışı arasında bir yakınlık kuruyor. Her ikisi de insanın içiyle dışı arasında daha sağlam bir ilişki kurma çabasına işaret ediyor.

Zamanı durmadan dolduran gündelik uyaranları bu arayışın önündeki engellerden biri olarak görüyor. Tüketim kültürü ve popüler kültür insana düşünmek için boşluk bırakmayabiliyor. Yine de popüler kültürü tümüyle reddetmiyor. Bilimin Ucunda’da onu bir iletişim aracı olarak kullanıyor. Popüler olanla arasına mesafe koyarken onun dilini, ritmini ve dolaşım gücünü bilim anlatısına taşıyor.

Bilimin Ucunda’nın doğuşu

Bilimin Ucunda’nın temeli sınıfta atılıyor. Öğrencileri derslerdeki sohbetten başkalarının da mahrum kalmaması gerektiğini söyleyince konuğumuz önce YouTube’u deniyor. Ancak çekim ve kurgu için gereken zaman bu mecrayı sürdürülebilir olmaktan çıkarıyor. Bunun üzerine 2017’nin sonu ile 2018’in başında Instagram’a geçiyor.

Kırılma Kamacı’nın kendi anlatım tarzını kabul etmesiyle geliyor. ‘Niye kendim olmuyorum?’ diye soruyor. Bilimsel gerçekleri gündelik videoların içinden çıkarıyor, kaynaklarını belirtiyor ve mizahi metaforlarla yeniden anlatıyor. Bilimi ciddiyetin dışına çıkararak insanların yaklaşabileceği bir mesafe yaratıyor.

Yanlış anlaşılmasın, buradaki mizah bilginin yerine geçmiyor. Bilimsel araştırma kendi disiplini, kaynakları ve denetim mekanizmalarıyla sürüyor. Mizah o bilgiyi kamusal dolaşıma sokan ikinci bir dil kuruyor. Bilimin Ucunda da bu ayrımı koruyor. İçeriği hafifletirken bilginin dayanağını ortadan kaldırmıyor.

Algoritma tanrısına yeterince ibadet etmemek

Bilimin Ucunda kısa sürede yüz binlerce kişiye ulaşıyor. Ancak akademik sorumluluklar ve aile yaşamı yoğunlaştıkça düzenli içerik üretmek zorlaşıyor. Konuğumuz bu durumu bölümün en akılda kalıcı ifadelerinden biriyle anlatıyor. ‘Instagram’ın algoritma tanrısı bizi cezalandırdı, yeterince ibadet etmiyoruz diye.’

Bu benzetme platformlardaki görünürlüğün çalışma biçimini isabetle tarif ediyor. Algoritma süreklilik istiyor. Üretici düzenli paylaşım yapmadığında erişim düşüyor. Bilim iletişimcisi bu nedenle yalnızca doğru ve anlaşılır içerik hazırlamakla kalmıyor. Platformun ritmine uymak, görünürlüğünü korumak ve akademik emeğiyle dijital üretim arasında zaman bölmek zorunda kalıyor. Ödül ve ceza mantığı içeriğin ne kadar kişiye ulaşacağını belirleyen görünmez bir editöre dönüşüyor.

Akademinin ciddiyeti neyi koruyor

Sohbetin önemli bir noktasında akademik ciddiyetin neden var olduğunu konuşuyoruz. Kamacı bu yapıyı bütünüyle reddetmiyor. Bilimsel çalışma literatüre hâkimiyet, güçlü referanslar ve yöntemsel disiplin gerektiriyor. Her araştırmacı kendisinden önce üretilen bilginin üzerine yeni bir taş koyuyor. Bu nedenle bilimde ulu orta konuşmak pek mümkün değil.

Sorun bu koruyucu disiplinin her alana aynı katılıkla taşınmasında başlıyor. Kamacı doktora çalışmasında incelediği bir faya Kemal Sunal’ın adını vermek istemiş. Buldukları bir volkanik yapıyı da mizahi bir isimle anmayı önermiş. Danışmanı ‘Bilim böyle olmaz’ diyerek bu önerileri kabul etmemiş. Konuğumuz bunu anlatırken bilim insanlarını korumacı olarak tanımlıyor. Makalenin içinde yapılamayan şaka tezin teşekkür bölümüne ya da bilimsel bulgunun popüler anlatımına taşınıyor.

Burada ciddi bilim ile eğlenceli bilim arasında basit bir karşıtlık kurmuyoruz. Araştırmanın güvenilirliği için gereken ciddiyet ile onu toplumdan uzaklaştıran biçimsel katılık arasında ayrım yapıyoruz. Mizah da bilim ile gündelik hayat arasındaki mesafeye müdahale ediyor.

Akademisyen olmasaydı

Sohbetin sonlarına doğru akademik kimliğinin dışında başka bir ihtimali soruyoruz. Tereddütsüz bir yanıt veriyor. ‘DJ olmak isterdim.’ Konuğumuzun çocukluğunda evin her odasında bir müzik sistemi varmış. Mutfak dolaplarına bile hoparlör yerleştirilmiş. Arabeskten tasavvuf müziğine, poptan Batı rock müziğine uzanan geniş bir repertuvarın içinde büyümüş. George Michael’ın Careless Whisper’ını çocukluğundan beri dinlediğini ve şarkıların hikâyelerini anlatmayı sevdiğini söylüyor.

Kaset doldururken şarkı aralarında konuşması bugün kamera ve mikrofon karşısındaki rahatlığının ilk provası gibi görünüyor. Bir şarkıyı yalnızca çalmak istemiyor. Onun yaşanmışlığını dinleyiciye taşımayı önemsiyor. Bilimin Ucunda’da yaptığı da bundan çok farklı değil. Bilgiyi tek başına sunmak yerine ona bir anlatı, ses ve bağlam kazandırıyor. Ailesindeki müzikal çeşitlilik ile farklı düşüncelerin yan yana yaşamasına gösterilen açıklık aynı anlatıcılık biçiminde birleşiyor.

Bilimsel düşüncenin bıraktığı tevazu

Bölümü bilimin kesinlik iddiası üzerine yeniden düşünerek kapatıyoruz. Kamacı’ya göre modern bilim geçmiş ve gelecek hakkında olasılıklar içinde konuşuyor. Nedenselliği doğru kabul ediyoruz. Fakat bu kabulün kendisini her koşulda mutlak biçimde kanıtlayabildiğimizi söyleyemeyiz. Bilim evreni anlamak ve daha iyi yaşayabilmek için bazı kurucu kabullerle ilerliyor.

Bu yaklaşım bilimin değerini azaltmıyor. Aksine sınırlarını bilen bir bilim anlayışını savunuyor. Hiçbir görüşe mutlak hakikat atfetmemek insanı kayıtsızlığa değil, daha dikkatli bir ilişkiye çağırıyor. Bölümün kapanışında söylendiği gibi hepimiz farklıyız ve farklı olmak güzel. Mutlak hakikat iddiasının bu kadar kırılgan olduğu bir dünyada birbirimizi kırmanın da pek bir anlamı yok.

Editoryal not

Yazı Lakırtılar bölüm kaydından hazırlanmış, doğrudan alıntılar akıcılık için düzenlenmiştir. Metin yapay zekâ desteğiyle hazırlanmıştır.