Birkaç gün önce yolum yine Topkapı'ya, Koç Üniversitesi Hastanesi'ne düştü. İki yıldır Gökhan Gönenli Hoca'yla birlikte Tıp Fakültesi'nin 5. sınıf öğrencilerine "Communication in Disasters" dersini veriyoruz. Programda bizden hemen önce afetlerde triyaj dersi var. Yani öğrenciler önce hastaları nasıl önceliklendireceklerini dinliyor, sonra bizimle bilgiyi nasıl önceliklendireceklerini konuşuyor. Bu sıralamayı seviyorum.

Önce dinlemek

Gökhan Hoca'yla bu dersi bir anlatım olarak değil, bir sohbet olarak kuruyoruz. İki saat boyunca slaytlarımız var, ama asıl yük öğrencilerde. İlk işimiz onlara sormak: Afet deyince iletişimden ne anlıyorsunuz, neyi merak ediyorsunuz? Ne düşündüklerini anlamadan anlatmaya başlamamak, bu dersin en sevdiğim yanı.

Bu yıl da sorular boş gelmedi. Öğrenciler konuya ciddi bir önem veriyor. Afetlerin meslek hayatlarının bir noktasında kendilerine denk geleceğini biliyorlar. Önce bireysel çalışıp sonra grup olarak tartıştıkları soruların çoğu hastadan başlıyordu: Hastanın psikolojisi bu kadar ağır etkilenmişken onunla nasıl iletişim kurabilir ve ona daha etkili nasıl müdahale edebiliriz? Bilgiyi doğru aktarmadan önce karşılarındaki insanı düşünüyorlardı. Bizim alan çalışmalarımızın işaret ettiği önemli bir noktayla kesişen naif bir hassasiyet: İnsanların neye inanacağını çoğu zaman bilginin miktarı değil, güvendikleri kişiler belirliyor. Afette hekim çoğu zaman o kişi oluyor.

Gökhan Hoca'nın bu konuya ilgisi de 6 Şubat depremleri sırasında başlamış. ABD'de bir tıp seminer serisine davet edilmiş ve ondan şu istenmiş: "Bunca deneyimin var, bize iletişimi anlat." Her dönem verdiğimiz bu derste Gökhan Hoca hekim deneyimini CDC'nin kriz ve acil durum risk iletişimi (CERC) ilkeleriyle birleştirerek kişiler arası ve ekip içi iletişimi anlatıyor. Ben de medya ve dijital tarafı üstleniyorum.

Bir varsayımın farkına varmak

Ama bu dinleme pratiklerine rağmen, sıra benim alanıma gelince kendi kuralımı unuttum. Dersin başlarında infodemi kavramından söz ediyordum. Sınıfa "İnfodemiyi biliyorsunuz, değil mi?" diye sordum ve cevabı beklemeden anlatmaya devam ettim. Sessizliğe bile yer bırakmamıştım. Gökhan Hoca beni nazikçe durdurdu: "Galiba bilmiyorlar."

Haklıydı. Asıl çarpıcı olan onların bilmemesi değil, benim bildiklerini varsaymamdı. Bu yazı o küçük anın peşinden gidiyor.

Asıl çarpıcı olan onların bilmemesi değil, benim bildiklerini varsaymamdı.

Tıbbın kapısında doğan bir kavram

İnfodemi, bir kriz sırasında bilginin (doğru yanlış fark etmeksizin) aşırı bolluğu demek. Ve aslında varsayımımın dayanağı yok değil, çünkü kavramın kökleri tıbba uzanıyor. "İnfodemiyoloji" terimi 2000'lerin başında tıp bilişimi alanından çıktı. Dünya Sağlık Örgütü 2020'de infodemi yönetimini bir halk sağlığı alanı olarak tanımladı. DSÖ'nün tanımı sağlık sonuçlarını doğrudan anıyor: kafa karışıklığı, riskli davranışlar ve sağlık otoritelerine güvensizlik.

Karşımdaki öğrencilerin çoğu pandemiyi lise yıllarında yaşadı. İnfodeminin içinden geçtiler. Aile WhatsApp gruplarındaki mesajları, aşı tartışmalarını, "ben araştırdım" cümlelerini biliyorlar. Eksik olan deneyim değil, o deneyime verilmiş bir ad. Bu da onların eksiği değil, kavramların disiplinler arasında nasıl dolaştığıyla ilgili bir durum.

O anda hissettiğim şey "ayrı dünyalarda yaşıyoruz" duygusuydu. Benim dünyamda infodemi her gün kullandığımız bir sözcük. InfodemiLab'in adını bile ondan aldık. Bu yüzden onu herkesin bildiği bir şey sanıyordum. Oysa bir alanın içinde ne kadar çok konuşursak, dışarıdan ne kadar az duyulduğumuzu o kadar zor fark ediyoruz.

Bilim iletişimini genellikle bilimden kamuya doğru giden bir hat olarak düşünürüz. Topkapı'daki o an bana bu hattın bilim alanları arasında da kurulması gerektiğini bir kez daha hatırlattı. Bir kavramı bilmek, onu tanımayı ve yönetmeyi mümkün kılıyor. Adı konmamış bir şey ise görünmez kalıyor. Bir hekim için infodemi kelimesini bilmek, hastanın getirdiği bir WhatsApp mesajını bireysel bir yanlış anlama olarak değil, daha geniş bir örüntünün parçası olarak görebilmek demek.

Aynı gemideyiz

Öğrencilerin sorduğu bir soru daha vardı ve beni en az infodemi anı kadar düşündürdü: "Peki afet durumda biz doğru bilgiyi yanlış bilgiden nasıl ayıracağız?"

Bu soruyu hekim adayları sordu ama aslında bir hekim sorusu değil, hepimizin sorusu. Hekimlik, bir hastanın belirtilerini okumayı öğretiyor. Ama bir WhatsApp grubuna düşen ses kaydının, "bu gece daha büyük bir deprem olacak" paylaşımının ya da yapay zekâyla üretilmiş bir enkaz görüntüsünün karşısında hepimiz aynı yerdeyiz. Yurttaşlar olarak aynı gemideyiz.

Alan çalışmalarımızda gördüğümüz de bu. İnsanlar yanlış bilgiyi metnin özelliklerine bakarak ayırt edebileceklerini söylüyor. Pratikte ise bilginin kimden geldiğine, o kişinin kendi dünya görüşlerini paylaşıp paylaşmadığına bakıyorlar. Kimse "kontrol etmedim" demiyor. Herkes kendi ölçüsüyle kontrol ettiğini düşünüyor. Öğrencilerin sorusunu bu yüzden çok kıymetli buldum: Kendilerini bu örüntünün dışında değil, içinde görüyorlardı. Derste yanal okuma gibi pratik yöntemleri konuştuk. Ama bence sorunun kendisi daha önemliydi. Beyaz önlük kimseyi bu gemiden indirmiyor. Hekimi farklı kılan şey, gemideki diğer yolcuların ona güvenmesi.

Temasın değeri

Ayrı dünyaları birbirine bağlayan şey temas. O anı mümkün kılan da buydu. Aynı odada bir hekim ile bir antropolog vardı. Hekim, öğrencilerinin neyi bilip neyi bilmediğini benden daha iyi biliyordu ve araya girdi. Tek başıma olsaydım varsayımımın farkına belki hiç varmayacaktım.

Durduğumuzda aslında dersin başında yaptığımız şeye geri döndük: sormaya. Kavramı tanımladık, öğrencilerin kendi deneyimlerine bağladık. Sonra hastayı merkeze alan sorulara döndük. Bu kez o soruların infodemiyle ne kadar ilgili olduğu daha görünür hale geldi. Öğrencilerin sezgisi ile bizim kavramlarımız aynı yere çıkıyordu: Afette insanlar yalnızca bilgi aramaz, güvenebilecekleri birini arar.

Bu yazıyı bir özeleştiri olarak da okumak mümkün. Ama ben daha çok bir hatırlatma olarak yazıyorum. Bilim iletişimi yalnızca anlatmayı değil, karşımızdakinin nerede durduğunu sormayı da gerektiriyor. Derste öğrencilere "bilgi anamnezi" diye bir alışkanlık öneriyoruz: hastaya "Bunu nerede gördünüz, kim söyledi?" diye sormak. Galiba bu soruyu önce kendimize, kendi sınıflarımızda sormamız gerekiyor.

Dersin son slaydında öğrencilere, hastanın güveninin tek tek konuşmalarla inşa edildiğini söylüyoruz. Topkapı'dan dönerken aynı şeyin disiplinler arasındaki ilişki için de geçerli olduğunu düşündüm. Bir kavram bir alandan ötekine büyük programlarla değil, böyle tek tek konuşmalarla geçiyor: bir derste, bir sorunun ardından, bir meslektaşın "Galiba bilmiyorlar" demesiyle.

Doç. Dr. Suncem Koçer
Yazar hakkında

Doç. Dr. Suncem Koçer

Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü’nde öğretim üyesi ve InfodemiLab’in kurucusudur. İletişim ve antropolojiyi bir araya getiren çalışmaları; politik iletişim, haber kültürü, dijital medya söylemleri ve yanlış bilgi etrafında şekillenir. Praksis’te araştırmaya dayalı yayın yaklaşımının ve bilim iletişimi projelerinin gelişimine katkı sunar.